İz'in Belleği (Trace and Memory)

İzleri silmeye çalışıyorlar. İzlerin üstünden koca bir silindir gibi geçip onları ezmeyi, yıkmayı ve parçalamayı. İzi olanın direnci vardır çünkü. 

 

Sahneyi terk eden her hangi bir oyuncu olmanın şimdiye kadar ne gibi bir avuntusu oldu ki. Aşağıya düşmekle yere düşmenin aynı şey olmadığını sadece biz kabulleniyoruz. Bizler. Sürekli peşlerinden koşmamızı isteyen, koşarken ardımızda bırakmak zorunda kaldığımız şeylerin buruşturulup çöpe atılmasını izleyenler. Ve biz, düştüğümüz zaman tekrar kalkabilmeyi başardığımızda bambaşka bir insan olma becerisini göstermekte daha istekliyiz. Ya da en azından bu isteği korumaya çalışıyoruz. Buna karşılıksa devamlı düşen ve düştüğü yerden kalktığında kendini olumlu bir değişime açmış gibi gösteren insanların yönergeleri, karakterleri ve duygusal dünyalarının alt yapılarıyla sabitleniyoruz. Sabitlenmiş olmanın getirdiği duyarsızlık etrafımızı sardığı andan itibaren şikâyetlerimizin ardı arkası kesilmiyor. En çok da kendim. Kendimin hizaya çekilemeyen tarafları. Hizaya çekilemeyen tarafların zihnimle girmiş olduğu çatışma yetmiyormuş gibi bir de birbirleriyle olan çatışmaları. Ve bu çatışmaların sonucunda ortaya çıkan kızgınlık  nöbetleri.  Diğer taraftan seviyorum olmuyor sevmeye kızıyorum. Öfkeleniyorum, nefret ediyorum, bu sefer öfke nöbetleri bitmek bilmiyor ona kızıyorum. Şikâyetler de bitiyor bir gün.  Bittikten sonra gelecek olana kızıyorum. Gün geliyor kendimi önümde saygıyla eğilen kızgın bir heykel olarak görüyorum meydanlarda fakat o da işe yaramıyor. Müzisyen arkadaşların yanına gidiyorum, kopuz çalınırken piyano, santur çalınırken trampet, bendir çalınırken viyanonsel sesi dinlemek istiyorum nasıl bir kızgınlıksa öyle artık. Ne zaman berbere gitsem sakal ve bıyıklarımın sol tarafında bir fazlalık kalıyor hiçbir ustayı buna inandıramıyorum. Kafan kaçmış diyorlar senin. Sizin kafanız yerinde olunca ne oluyor sanki?

İzleri silmeye çalışıyorlar. Zamanda bıraktığımız, hafızada, mekânda, eşyada ve ruhta bıraktığımız izleri. Onların üstünden koca bir silindir gibi geçip ezmeyi, kırmayı ve parçalamayı istiyorlar.  Yok ederseler eğer bir işe yaramayacak çünkü. Üstelik izleri yok etmenin doğuracağı sonuçlar da haylice ağır. Kendilerini dahi bitirebilecek kadar. Bu yüzden onların içine girip içindeki izi iz yapan şeyin ne olduğunu çözmeye ve onu iz olmaktan çıkarmayı istiyorlar. Onu çalıp yerine yapay izler bırakmayı. En çok da geçmişin insanda direnç uyandıracak tarafında kalanlarını. Silemediklerini ise kurmaya çalıştıkları sistematik yapılara göre duyusal, mekanik, frekans ya da noetik alanlar içerisinde mekânlar kurarak oralara hapsetmeye, dönüştürmeye ya da işlevsiz hale getirmeye çalışıyorlar. İçsel zamanlardaki akışların birliğini bozup içkin zamanları kötü frekanslarla başkalaştırıyorlar. İzlerin kendinden başka sevdaları da çağıracak kadar güçlü olmasını hazmedemiyorlar çünkü. Bunu bir zaaf olarak görüyorlar. Hazmedemedikleriyle yetinmeyip ona hükmetmeye çalışıyorlar. İnsanı yeniden harekete geçirecek olan, yenildikten sonra yeniden mücadele etme isteği uyandıran, hatıranın ve hatırlamanın ilk mekânı olan izleri. Kendilerine izin verilecek olan kadarı üzerinde kurmuş olduğu tahakkümü, uzak durulması hakkında öğütlenen mekânlara ve yasaklanan zamansal mekânlara atıp kötülüğün kontrol ettiği bir keyif imparatorluğu kurmayı başaracaklarmış gibi sanki. Silinen izlerin geri çağrıldığında çağırıldığı yeri bulma başarıları o izin hikâyesine ve ruhuyla kurmuş olduğu ilişkiye bağlı çoğunlukla. O hikâyedeki ansal süreçlerin ruhla kurmuş olduğu yapılara. Bağı koparılmış olan izler birbirinden ayrı yerlerde yaşayan fakat aynı ruhtan benzer parçalar taşıyan insanlara benzemekte. Hafızamızda ve duyusal dünyamızda yer edinmek için her türlü yolu deneyen, hayatımızı yapaylaştırmaya çalışan kötülüğün kontrol ettiği o keyif imparatorluğuna karşı izlerimizi korumalıyız. Özellikle de robotik ve yapay insanlaşmaya karşı bizi ayakta tutacak, direnç sağlayacak olanları. O izlerin zamanını, mekânını ve karakterini korumalıyız. Her türlü dönüşüm ve değişimin içinde var olup o dönüşüm ve değişimlerin içinde kendine ait yaşam alanları açabilen bir koruma olmalı bu. Bizi yapmak istedikleri yegâne kişilik vaktinde gelen fakat vaktinde açamayan kafası karışık bahar mevsimleri başka bir şey değil. Uykuya dalıp uyanan, tekrar dalıp tekrar uyanan, her uyandığında niye uyandığım diye kızıp, her uyandığında niye uyandığını unutup tekrar dalanlar gibi.

İzi olanın direnci vardır. Uykuya dalmış bir gücün belirtisidir çünkü o. Elbette ki zayıf olan taraflarımızdan biri izlerin tıpkı seslere ve zamansal süreçlere benzer şekilde kendinden önceki izlerin hafızasını taşıdığı, kendisine biçilen yaşamsal süreçte genellikle her hangi bir zaman dilimi içerisinde var olan andaki izlerin etkisinde kaldığı ve gelecekte belirecek olan izlerden etkilenmesi, etkilemesi gibi evreleri üzerindeki çalışmalara önem  verilmemesi. Ve bunu keşfettiğimiz fakat hala atıl bıraktığımız noetik güçlerimizle birleştirme yapmıyor oluşumuz. Şunu öncelikle kabul etmek gerekir ki bir şeye kalkışabilmek ancak izlerin varlığıyla mümkündür. Hatıra bir izdir lakin izler hafıza ve hatıranın oluşumunu sağlayan önemli veri kaynaklarından biridir aynı zamanda. İzlerin temsil edici bir rolü vardır fakat onların bu temsil ediciliğini salt temsil ediciliğe indirgemeden sadece kaynak oluşturma ve başvuru niteliğinde ele alınmalıdır. Onlar başlı başına kendilerine ait bir yaşam alanı oluşturmuşlardır çünkü. Ve bu yaşam tarzları belge, kalıntı, kayıt, arşiv gibi alanların dışında hem fiziksel ve tinsel hem de düşünsel ve sanatsal olarak bizim hafızamıza, duyularımıza, eşyalara, mekânlara ve boşluğa önemli veriler bırakmaktadır. Buna izdeki ruh, izin moleküler yapısı, izin biyokimyasal yaşamı gibi farklı farklı isimlendirmeler koyabiliriz tabi ki ama unutmamak gerekir ki izlerin oluşum süreci birincil olarak zaman, ikincil olarak görüntü ve düşünce, üçüncül olarak da mekân ve seslerin varlığıyla ortaya çıkmakta. İzlerimiz üzerinde yapılan her herhangi bir süreç aynı zamanda seslerimiz, düşüncelerimiz, görülerimiz, görgülerimiz, görme biçimlerimiz, mekânlarımız ve zamanlarımız üzerinde de yetkin etkiler bırakıyor. Birkaç istisnanın dışında en kolay ele geçirilen, üzerinde hâkimiyet kurulan hafızalar, izleri bozulan, değişen ve parçalanan hafızalardır çoğunlukla.

İzi olanın geçmişi vardır. Daha önce yaşanmış her hangi bir canlı varlığın, olayın, zamanın habercisidir o. Bırakılan(olgu-nüve), atılan(amaç-oluşumun başlangıcı), terk edilen(kendi haline koyma), vazgeçilen(başka bir olguya-nüveye geçmenin başlangıcı) ve hala devam etmekte olan her şeyde var olan bir parça. Tarihselliğin getirmiş olduğu anlamlandırmaları dikkate almamız gerektiğinden izleri geçmişten kalan, geçmişten parçalar taşıyan, önceden olmuş olanların kalıntıları olarak tanımlıyoruz fakat bu tanımlamalar yeterli gelmiyor. Çünkü geçmiş olan her şey bitmiş değildir, orada kalmış da değildir. Şimdiye ve geleceğe yönelebilme imkânları vardır, yönelirliler de. Zaten izi bir kelime olarak anıyor ya da hatırlıyor oluşumuz onun geçmişten şimdiye uzanan bir zaman kavramın içinde oluşunu da kabul ediyor olmamızdan kaynaklanır. Dolayısıyla şimdiki zamanda yaşamış olduğumuz, yaptığımız her şeyin gelecek zamana veri atması, orada farkına varılması, hatırlanması izlerin temel dayanağını oluşturur. Her izin bir zamanı vardır. Ne zaman geleceğe akacağını, geçmişe döneceğini ya da atıl olarak bekleyeceğini kendisine bahşedilen yaşamsal yetiler belirler. Onları yaşamakta olduğu zamandan müdahale ederek kopartanlar ebetteki faydasal sonuçları dışında olumsuz etkilerini de göze almak zorundalar. Bu tercihin bedeliyse izlerin kaosuna maruz kalmaktır. Aklı huzursuz kılan bir bedel. Aklın bu huzursuzluğundan kurtulmak içinse üstün yetenekli zihin modeli ve süper genetiğe sahip insan modeli geliştirmeyi çözüm olarak görüyorlar. Aklın belirli mekânlarını seçip onlar üzerinde yapılan deneysel çalışmalar neticesinde daha ileri düzey bir kavrayış ve daha yüksek performansla şimdiye dek girilemeyen yolları açmak. Ve yine bilmekteyiz ki DNA diye adlandırılan genetik kodlarımız üzerinde yaptıkları deneysel çalışmalarla da hastalıklardan korunma, organları genç tutma, duyguları en aza indirme, yaşam süresini uzatma ve başka gezegenlerde yaşamak gibi tabiat ve evrenin üzerinde hakimiyet kurulması yasaklanan çizgiyi aşmak ve değiştirmek. Ağır konuşmaya başlarsak eğer herkesin bildiği şeyleri söyleyeceğiz. Bütün beklentilerimiz hayal kırıklıklarıyla sonuçlanacak. Ayağa kalkarsak eğer kimse merak etmesin sakın kimse için kötü bir şey olmayacak demek isterdim kendimizden başka fakat öyle değil. Çünkü ufuktaki karartı bizim değil sadece herkesin. Tıpkı herkesin herkeste kalan, isimlerden her hangi bir isim vermek ve tanımlamak istemedikleri fakat yanlarından da hiç ayıramadıkları bakışları gibi. Herkesin herkeste isteyerek veya istemeden bırakmak zorunda kaldığı zamansal izler  gibi. Ve karartıların kendisine ait olmayan bir özle, ödünç alınmış argümanlarla yola çıkması, onun solması, parçalanması ve uzaklaştırılması aşamasında daha bir ümit var kılıyor bizi.  

 

İzleme 79

Gönderiye yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir! Giriş Yap